Yayınevi Emekçileri Kolektifi

Tip Sözleşmeye Doğru – II

Örnek İncelemeleri-II

Yayınevi Emekçileri Kolektifi (YEK) kurulduğu günden bu yana, bileşenlerinin en çok eksikliğini hissettiği bir konuyu gündeminde tutmaya çalışıyor: Sözleşme. Bu konuda belli bir mesafe de kat edildi; sözleşmenin belki de temelini oluşturan meslek tanımları yapıldı (bkz. http://www.yayineviemekcileri.org/yayinevi-emekcileri-kolektifi-meslek-tanimlari-calismasi/), bu meslek tanımları üzerinden yapılacak olan işin hakkaniyetli bir şekilde nasıl ücretlendirilebileceğine dair bir tartışma yürütüldü. Bu yazıda bu iki başlığı biraz daha açacak olursak:

Meslek Tanımları

Türkiye’deki çoğu yayınevinde özellikle yayıma hazırlık sürecindeki (editör, redaktör, son okumacı, grafiker, dizgici vs.) aktörlerin meslek tanımları belirsizdir, iç içedir ve sürekli değişkenlik gösterir. Bu durumun oluşmasında elbette bu kadroların yayınevlerinde nispeten çok yeni olmasının da büyük bir payı var. Yayıncılık alanındaki bu kaos durumundan maddi/manevi en çok menfaat sağlayan kişilerin yayınevi emekçileri olmadığı da son derece aşikâr. Yayınevi patronları ya da yöneticileri (hemen hemen her sektörde olduğu gibi) bu tanımsızlığın ve belirsizliğin getirdiği olanakları sonuna kadar kullanıyor, bu durumu bilerek ve isteyerek düzeltmeyerek yayınevi emekçilerinin sırtına her türden işi yükleyebiliyor, çoğu zaman bir ya da birkaç kişi üzerinden tüm yayın sürecini yönetebiliyor. Yayınevi emekçisi de, çoğu yerde yayınevi sahipleri tarafından belirlenen bu belirsizlik hali içerisinde ya yapmakla sorumlu olmadığı işleri yapmak durumunda kalıyor, ya da bu duruma itiraz edip bir daha o yayıneviyle çalışmamayı göze alıyor. YEK, yayıma hazırlık sürecindeki aktörlere ilişkin meslek tanımlarını yaparken ve bu tanımlar üzerinden birer sözleşme hazırlarken, artık hiçbir bahanesi kalmayan bu sistematik sömürü biçimine yayınevi çalışanlarının perspektifinden bir çözüm üretmeye çalıştı. Yayınevlerinde yapılan işler birbirlerine yakınlıkları, gerektirdikleri yetkinlik-yeterlilikler, yurtdışındaki emsalleri ve sektördeki teamüller dikkate alınarak belli başlıklar altında tasnif edildi (tanımların detayları için bkz. http://www.yayineviemekcileri.org/yayinevi-emekcileri-kolektifi-meslek- tanimlari-calismasi/). Bu çalışma yapılırken gözetilen temel husus şu oldu: Belli başlıklar ve sıfatlar altında listelenen işler ister tek bir aktör tarafından yapılsın, ister farklı aktörlerce yapılsın, YEK için temel prensip, bu başlıkların her birinin ayrı ayrı belli bir birim fiyata ve işi yapanın rızasına tabii olduğudur. Yani, redaksiyon işlemini yapan birisi aynı zamanda çeviri yapma yetilerine de sahip olabilir, fakat bu onun redaksiyon yapmak üzere anlaştığı iş için ücretsiz ve mecburi olarak çeviri yapabileceği anlamına gelmemelidir. Redaktör, üzerinde çalıştığı metinde çevrilmemiş cümleler görürse, bu cümleleri çevirmekle yükümlü olmamalıdır;

bu cümleleri (yayınevinin işleyişine göre) ya çevirmene ya da ilgili editöre bildirmekle ve çevirisini istemekle yükümlü olmalıdır. Ya da eğer yayınevi bu sorunların düzeltilmesini illa ki redaktörden isterse (ve redaktör de bunu kabul ederse), redaktöre bu iş (çeviri) için ayrı bir ücret ödemelidir. Ancak yine de son kertede redaktörün yaptığı çeviri öneri niteliğinde olmalıdır ve ilgili çevirmenin onayına sunulmalıdır.

Yapılan İşin Ücretlendirilmesi

Meslek tanımlarının belirsizliğinin getirdiği bir diğer handikap ise hangi işin nasıl ücretlendirileceğidir. Ciddi bir rant ve sömürü alanı haline gelen bu belirsizliğin devam etmesini sağlamak için patronlar aslında sürekli olarak aynı yöntemleri izliyor: 1) Yayıncılık faaliyetinin sadece ve sadece kültürel, bilimsel ve entelektüel bir uğraş olduğuna başta çalışanlar ve okuyucular olmak üzere herkesi ikna et. 2) Mesleki tanımların belirsizliğini devam ettir. 3) Yapılacak işler için olabildiğince “serbest zamanlı” bir çalışma biçimi kurgula. Tabii ki de saydığım bu gerekçeler tek başına patronlar tarafından beslenmiyor; kültürel, bilimsel ve entelektüel üretimi desteklemek için, görev tanımına girsin girmesin yayın sürecindeki her işi yapma hevesiyle yanıp tutuşan, türlü angaryayı ödev sayan yayınevi çalışanları da, bu üretim biçimini görmezden gelen okuyucu da bu durumun birincil sorumlularındandır. Yanlış anlaşılmasın; kültürel, bilimsel ve entelektüel üretimi desteklemenin sorunlu olduğunu iddia etmiyorum. Bu samimi ideallerin yayınevi sahipleri tarafından paylaşılmadığına, geldiğimiz noktada kitap üretiminin kapitalist ilişkiler yumağına dönüştüğüne, kitabın sadece bir meta/mal olarak tanımlandığına, daha fazla kâr elde etmek uğruna nitelikli kitap üretiminden vazgeçildiğine ve yayınevi emekçilerinin samimi ideallerinin bu sömürü döngüsünün merkezi haline geldiğine dikkat çekmek istiyorum. Elbette bu durum, böylesi samimi duygular besleyen kültür işçilerinin üzerine, ideallerine sahip çıkmaları anlamında önemli bir sorumluluk da yüklüyor. Her ne kadar çoğu yayınevi halen çevirmene tek seferlik ödeme yapıyor, kaçak yayıncılık (detaylı bilgi için bkz. http://www.yayineviemekcileri.org/korsanlari-taniyoruz-peki-kacakcilar-kim/) faaliyetleri ile yazarın ve çevirmenin hak edişini çalıyor olsa da, “yüzde” üzerinden çalışmak yayıncılıkta halen uygulanan bir yöntem. Yayıncı yazarla, çevirmenle ve dağıtımcıyla kitabın kapak fiyatı ve baskı/satış sayısı üzerinden belli bir yüzde ile anlaşabiliyor. Bunda kuşkusuz yazarların ve çevirmenlerin verdiği örgütlü ve bireysel mücadelelerin ciddi bir payı var. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun 1952 yılında yürürlüğe girdiği düşünülürse, manevi hakların korunması ve ücretin baskı-satış sayısı üzerinden hesaplanması Türkiye için henüz çok yeni bir konu sayılır ve bu alanda yapılması gereken çok fazla şey olduğu da herkesçe malum. Peki, yazarların ve çevirmenlerin edindiği bu kazanım eser üzerinde çalışan diğer yayınevi emekçileri tarafından da talep edilebilir mi? Yani bir editör, redaktör, son okumacı, dizgici veya grafiker üzerinde çalıştığı eserin ücretlendirilmesi konusunda her baskı/satış üzerinden bir ücret talep edebilir mi? Bir işin, baskı sayısı üzerinden belli bir yüzde ile ücretlendirilmesini istemek ve sonraki baskılarda da bunu talep etmek sanki sadece eser üzerinde yaratıcı bir işlem yapan kimselerin hakkıymış gibi bir algı var. Ya da bunu talep etmek telif hakları kapsamında tartışılması gereken bir konuymuş gibi yansıtılıyor. Fikir ve Sanat Eserleri Kanununa baktığımızda bu yasanın eser üzerindeki emeğin nasıl ücretlendirileceğine dair bir şey söylemediğini görürüz; yani yaratıcı işlem tanımına girse de girmese de ücretlendirme, çalışan ve işveren arasındaki pazarlık neticesinde belirlenir. Yazar ve çevirmen özelinde yayıncı ile yapılan bu pazarlık “telif” adı altında belli oranda korunmuş olup halen de bir mücadelenin konusu olmaya devam ediyor. Yazar ve çevirmenden başka editör, redaktör, grafiker, illüstratör gibi eser üzerinde çalışan diğer aktörlerin de bu kazanımı bir adım ileri götürmek için çaba sarf etmesi gerekmektedir. Emek emektir; emeği yaratıcı ve teknik gibi ayrımlara sokmak bugünkü kapitalist üretim ilişkilerini daha da güçlendirmekten başka bir işe yaramayacaktır. Emeğin nasıl ücretlendirileceği yaratıcılık ve telif tartışmalarından bağımsız bir konudur. Her ne koşulda olursa olsun verilen emek üzerinden elde edilecek maddi ve manevi kazanç o eser üzerinde çalışan kimseler arasında bölüşülmelidir. Editörün, redaktörün ya da son okumacının metin üzerinde yaptığı işlemin yaratıcı ve  sahibinin hususiyetini taşıyan bir eylem olup olmadığı tartışılabilir elbette, ama bu tartışmanın sonucu ücret konusunun belirleyicisi olmamalıdır. Burada belirleyici olan husus, emekçinin var olan ve devam eden haklarının korunmasıdır; bir redaktörün, editörün veya grafikerin kitabın üretim sürecine öyle ya da böyle bir katkısı vardır ve ortaya çıkacak üründen kazanç sağlandığı sürece pay alması da gayet doğaldır. Böyle bir talep meşrudur, gereklidir ve büyük mücadeleler sonucunda korunmuş bir hakkın devam ettirilmesi adına elzemdir.

Yorum yaz

Foto Galeri